Özel Arama



BİR BAYBARA SİTESİ

Salı, Mayıs 19, 2009 - Askerlik Ekonomisi Olan Bir Meslektir..

Kategori: KOSE YAZILARI

Askerlik ekonomisi olan bir meslektir

18 Mayıs 2009

Milli Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül ilgili soru önegesine verdiği cevapta 1987, 1992 ve 1999’da bedelli askerlik uygulamalarından yaklaşık 125 bin kişinin faydalandığını açıkladı.

Askerlik süresi konusundaki mevcut uygulama gerekçeleri arasında Genelkurmayın öngördüğü asker ihtiyacı şartları dışında  yükümlülerin taksit ödememe ve yaş büyüterek bedelliden yararlanma gibi suistimalleri de sebeplerden saydı.

Asker ihtiyacı gerçekci mi?

Askerlik süresini tayin ederken bazı kritik bilgileri bilmek gerekir. ‘Militosentrik’ toplumlarda ordunun görevi sadece düşmanı caydırmak ve gerekirse vatanı korumak değildir. Aynı zamanda toplumu eğitme görevi vardır. Geçmişte ağaçlandırma çalışmalarında bile asker kullanılmıştı.

Bu uygulama kurtuluş savaşı sonrası dönemde belki kabul edilebilir gerekçeye sahipti. Fakat günümüzde askeri toplumun eğitiminde ve sosyal faaliyetlerde kullanmak çağdaş uygulama değildir. Bu Merkez Bankasında hazinenin güvenlik elemanına başka görev vermeye benzer.

Amaç ordunun güçlü olması mı askerliğin toplum mühendisliğindeki rolünün devamı mı? Bu soruya dürüstçe cevap verelim.

Verimlilik ilkesi

Orduyu güçlü yapan asker sayısı değil savaşma gücüdür. Ayaklı bilgisayar gibi ve özel telsiz bağlantılı nanoteknoloji ile üretilmiş kıyafet giyen bir asker bir bölük klasik askerden daha çok savaşma güçüne sahip değil mi?

Halen dededen kalma yöntemlerle askerliği devam ettirmek modern silahlı kuvvetlerimize hiç yakışmıyor. Her şeyin elektronize olduğu çağımızda eski alışkanlıklar devam ediyor.

Bugün Türkiye’de devlet hastaneleri, adliye binaları teknolojilerle hep kendilerini yenilediler. Ancak askerlerimiz kıtalarda halen ranzalarda yatıyorlar, barakalarda eğitim görüyorlar, sınır jandarma karakollarımız bile komşu ülkelerin karakollarından daha köhne.

Evet ordumuz maalesef çok hantal dünyaya asker sayısı ile büyük gözüküyoruz. Bize en yakın uygulama Mısır’da var.

Vatani hizmetin çeşitleri

Mısır beş milyon askeri olan bir devlet… Devlet dış güvenlik için değil toplumu sindirmek, korku salmak ve işsizliği gidermek için asker besliyor. Üretmeyen ancak tüketen asker milli kaynakların yatırıma dönmesini engelliyor. Yoksulluk Mısır’ın kaderi gibi devam ediyor.

Fakat Türkiye Mısır’la kıyaslanamayacak şekilde çok dinamik, çalışan, üretmek isteyen genç bir nüfusa sahip. Güçlü bir ordu güçlü bir ekonomi ile sağlanır. Güçlü ekonomi için sürekli yatırım gerekir.

Asker sayısını yüksek tutarak çalışacak eğitimli işgücünü ‘verimlilik’ ilkesine uygun olmayacak bir şekilde kullanmak bilimsel yönetim ilkelerine uymaz.

Herhangi bir işveren veya yönetici güvenlik bütçesini nasıl dengeliyorsa devlet yönetimi çok farklı olmamalı. Askerlik yerine mecburi kamu hizmeti doğuda görev yapan öğretmene uygulandığı gibi polise neden uygulanmıyor? Yoksa polise ‘Patron benim’ demek mi isteniyor?

Bazı insanlar akılları ile bazı insanlar ilimleri ile bazı insanlar fizik güçleri ile bazı insanlar servetleri ile vatana hizmet edebiliyorlarsa bu yöntem adil uygulamaya aykırı değildir.

Adil olmayan eşitlilik

Sovyetler birliğinde ideolojik devletçilikte kadınlar eşitlik ilkesi öne sürülerek maden ocaklarında çalıştırılmışlardı. Bugün kadınların annelikleri ve şefkatleri ile uyumlu işlerde daha verimli çalışmalarının bilimsel veri olduğu anlaşıldı. Adil olan eşitsizlik doğrulandı.

Biyolojinin doğasına uymayan yasalar devam etmediği gibi askeri meslek bilimine uymayan askeri uygulamalarda geri teper.

Askeri kurumlar tekke veya türbe değilki her gelen eşit olsun. Askerlik ekonomisi olan bir meslektir. Bazı insanlar servetleri ile ordunun güçlü olmasını sağlıyorlarsa reddetmek Karl Marks gibi düşünmektir.

Milli Savunma Bakanının duruşu

Sayın Milli Savunma Bakanımız Genelkurmayın eline verdiği % 65 oranını hiç sorgulamadan TBMM’de sundu.

Soğuk savaş öncesi rakamlarını, oranlarını ve yöntemlerini devam ettiren generallere zamanın değiştiğini söyleyen bir Milli Savunma Bakanı duruşu gerekiyor. Sayın Bakanımız sanki Genelkurmayın hükümetteki temsicisi gibi davranıyor.

Sayın Bakanda milletin temsiciliği sıfatı maalesef hiç gözükmüyor. Milletin ve devletin diğer birimlerinin Genelkurmay lehine abartılı devredilmiş hakları vardır. Askeri darbelerden sonra asker merkezli hale gelen kamu yönetimi düzelmek zorundadır. Devletin diğer birimlerinin ve toplumun haklarını almak bu bakanlığın işidir.

Sayın Bakanı Sayıştay’da noter gibi değil hakça mücadele veren bir kimse olarak bilirdik. Genelkurmayın haksız bedelli askerlik ve zorunlu askerlik direncini düzeltmek gerekiyor.

Genelkurmaya bu konuda da değişmesi gerektiğini eğer değişmezse saygınlığının azalacağını ve savaşma gücünü yeniden tanımlaması gerektiğini anlatacak yiğit siyasetçi duruşu gerekiyor.

Ordumuzu seviyoruz ama hakikatları daha çok seviyoruz. Çünkü gerçeklerin hukuku ordunun hukukundan önce gelir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Salı, Mart 3, 2009 - KAPINIZA BIR BUZDOLABI GELIRSE

Kategori: KOSE YAZILARI

           

                

29 Mart seçimlerine artık bir aydan az bir zaman kaldı. Ama seçimin sonuçlarından ümidini kesenler muhtemel yenilgi sonrasına bugünden hazırlar.

Sert kış günlerinde bedava kömür haberleriyle başlayan hazırlıklar, havalar ısınmaya başlayınca buzdolabı dağıtımı haberleriyle hızlandı. Bunların üzerine “listelerdeki ölü AKP’li seçmenler” haberlerini de ekleyince biriken mazeretler listesi seçimlerin olağan mağluplarını birkaç seçim daha avutmaya yeter. Tabii “Ah bu halk olmazsa biz bu seçimi açık ara alırdık” diyenlerin bu “satılık halkı” yönetme konusundaki karşılıksız aşkları bir gün bitmezse.

Bu “teselli haberleri”nden “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” gibi klasikler arasına girebilecek olanı hiç şüphesiz “AKP fakirlere kömür dağıttı, hava kirliliği bundan” manşetleriydi.

Sanki insanların soğuk kış günleri ısınmak için evlerinde doğalgazları vardı da sırf havayı kirletip, zenginlere hayatı zehir etmek için kömür yakıyorlardı gibi ancak kötücül, bencil bir 19. yüzyıl kapitalistinin elinden çıkmış olabilecek o manşetler az kalsın Türkiye’den bir Marx çıkaracaktı.

Yoksulların bu kadar aşağılandığı, halka cahil, satılık, eğitimsiz, bidon kafalı demenin milli spor olduğu bir ülkede ortaya çıkacak yerli bir Marx’ın kısa sürede memleket siyaseti üzerinde hayalet gibi dolaşıp, bir süre sonra da Lenin’ini, öncü partisini bulup devrime yürüyeceğine şüphe yok.

Ama yine de unutmamak gerekir.

Komünist partisinin bedava kömürle havanın kirlenmesinden yakınıp “Bu kömür derhal dağıtılan evlerden toplatılmalıdır. Yurttaşlarımızın ücretsiz ısınma hakkı vardır. Ancak AKP’nin ülke insanımızın onuru ve hayatı ile oynamaya hakkı yoktur” diyerek suç duyurusunda bulunduğu bir ülkeden bahsetmekteyiz.

Sosyal demokrat partisinin Anayasa Mahkemesi’ni kapılarını kırıp zavallı öğrencilerin üç kuruşluk burslarını kestiği bir ülkeden.

DİSK Başkanı’nın çıkıp “Buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak değil, gerçekten işsiz olanlara iş bulmakla yükümlü olan hükümet kendisine seçim yatırımı yapmak için kasayı açtı. Hükümetin seçim öncesi nasıl bir politikayla toplumdan oy almaya çalıştığı belli. Buna karşı mücadele etmek boynumuzun borcu” diye açıklama yaptığı bir ülkeden.

Komünistinin bile “bu fakirlerin kömürleri yüzünden havamız bozuluyor” gibi küçük burjuva dertleri olan bir ülkede, en büyük radikalizmin “Soğuktan don ama AKP’ye oyunu verme” olduğu bir ülkede Marx derdini biraz zor anlatır doğrusu.

Evet, bir hükümetin görevi yardım etmek değil, iş imkânları yaratmak, kalıcı sosyal politikalar üretmektir.

Ama Allah aşkına bir komünist partinin, bir sosyal demokrat partinin, bir devrimci sendikanın işi midir eşitsizliğin kol gezdiği bir yerde yoksullara dağıtılmış üç torba kömürün, üç kuruş paranın, bir buzdolabının peşine düşmek, işi gücü bırakıp kendini bu yardımlarla mücadeleye adamak?

Dünyada bu “popülizm avcılığını” sağ partiler yapar. Ama bizde bu işler, laiklik, Kemalizm aşkı, AKP düşmanlığından gözü dönmüş bazı sol partilere, sol sendikalara kaldı.

Halbuki normal ülkelerde bir solcu siyasetini ve ahlakını “Laiklik elden gidecek mi” diye değil, düzenin çarpıklığını ve eşitsizliklerini görerek kurar. Ahlaki hüküm verirken de sınıfsal çelişkileri, adil bölüşümü gözetir.

Mesela şöyle düşünür;

2009 yılında bu ülkede bir eve hâlâ buzdolabı girmediyse, suç, evinde yıllardır buzdolabı kullanan, sekizinci buzdolabını değiştirmiş olan herkesindir. Yüz binlerce buzdolabı, dükkânlarda boş boş beklerken insanlığın bu faydalı icadından o evdekileri yararlandırmamak hepimizin utancıdır. Sistemin çarpıklığıdır. Biz berbat bir düzen, eşitsiz bir dünya kurduğumuz için o evde yemekler bozulmaktadır. En büyük suçlu ise devlettir. O suçlu devlet günün birinde bu suçundan dönüp o insanlara buzdolabı dağıtmışsa bu yardım değil, ancak gasp edilmiş bir hakkın iadesi olabilir. Bunun için bırakın o iktidara oy vermeyi teşekkür etmek bile o buzdolabını alanların ancak âlicenaplığı olabilir.

Ve bedava kömür yardımı almak zorunda kalmış birini şöyle teselli eder;

Soğuktan donuyorsunuz. Evinizde kömür sobasından başka da bir şey yok. Kriz çıkmış, işten atılmışsınız ya da zaten tam istihdam ülkesi olmayan bir ülkede yaşıyorsunuz, zaten işiniz de hiç olmamış. Bu sizin suçunuz değil, dünyada ısınmak için bu kadar imkân varken bunlardan bir tanesini bile size çok görenlerin suçudur. Günün birinde devlet elindeki milyonlarca torba kömürden evinizin önüne üç torba bırakmışsa bunun için ona oy vermeyi bırakın, edilmiş bir teşekkür bile ancak sizin kibarlığınıza verilebilir.

Yani siz bırakın bu laik gurur meselelerini, kapitalist ahlak anlayışlarını.

Geçen gün kapınıza bırakılan buzdolabınızdan çorbanızı çıkarın, bedava kömürle yanan sobanızın üstünde ısıtın. Ve o çorbayı size verdiği için sadece Allah’a şükredin. Oyunuzu da sizi en az aşağılayana verin.

 

                                                                                YILDIRAY OĞUR

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Çarşamba, Kasım 19, 2008 - ‘Nation Building’ için ‘body building’ ş

Kategori: KOSE YAZILARI

‘Nation Building’ için ‘body building’

şart

Dr. Sivilay Genç - 13.11.2008

Soru: Merhaba Sivilay Abla. Ben İngilizce bilmiyorum. O nedenle de Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün tartışma yaratan sözlerini anl
amadım. ‘Nation Building’, ‘body building’ gibi bir şey mi? Türkiye’nin bir bakanı, tamamı Türkçe bilenlerden oluşan bir topluluğa neden yarı İngilizce konuştu. Yoksa biz bir ulus inşa edemedik mi? (Dilek Yaşaroğlu)

Cevap:
Sevgili Dilek, ‘Nation Building’ ile ‘body building’ arasında güçlü bir ilişki var tabii. Bakanın dediğine göre ‘Nation Building’ için güçlü pazulara, sağlam yumruklara ihtiyaç varmış. Bu acı kuvveti kazanmak için de ‘body building’ yapmak gerekiyor doğal olarak.

Ancak bana kalırsa ne söylediği önemli değil. Sesini duyduk ya, bu da bize yeter. Ben şahsen böyle bir bakanın varolduğunu biliyordum. Zaman zaman devlet büyüklerinin katıldığı konferanslarda ya da bakanlar kurulu toplantılarında, dik dursun diye içine eski gazete sayfaları doldurulmuş ve bir koltuğun üzerine bırakılmış boş bir çuvala benzeyen oturuşu dışında kendisiyle ilgili hiç bir kanaat sahibi değildim. 27 Nisan muhtırasında ortalıkta yoktu, Aktütün konusunda tek kelime etmemişti. Meclis açılını takmayan komutanlara, başörtülü eşlerin olduğu davetlerden veba salgını varmış gibi uzak duranlara karşı bir icraat yapmamıştı. En azından yarı İngilizce yarı Türkçe de olsa konuşabildiğini, orta okul inkılap tarihi kitapları düzeyinde de olsa bir takım fikirleri olduğunu öğrenmiş olduk.

Düşünsenize bu kişinin adı cumhurbaşkanlığı için geçiyordu. Allah korusun Gül değil Gönül olsaydı, Erivan’a maça giden değil kalan Ermenileri de Erivan’a sürmek isteyen bir cumhurbaşkanımız olabilirdi.


Başörtülü annenin tecil isteği

Soru:
Sevgili Sivilay Abla, ben kırkından henüz gün almamış başörtülü bir anneyim. Tek oğlum var ve şu anda askerde. Yemin törenine gitmek istiyorum. Acaba benim askeriyeye girme yasağım tecil edilebilir mi? (Merve Nur Doğan)

Cevap:
Merve kızım, senin için araştırdım, tecil mümkün değilmiş. Savunma Bakanı zaten tecil değil tehcir konularına bakıyor. Asker kanadı ise tecil konusuna soğuk. Belki askerî hastaneden sağlık raporu almayı deneyebilirsin. Kemik yaşının kırkın üzerinde olduğunu ispat edebilirsen kapıdaki komutanlar yumuşayabilir ve içeri girmene izin verebilirler.


Beyoğlu’nda gezemezsin, stant filan açamazsın

Soru:
Sevgili Sivilay Abla, ben ömrünü Beyoğlu’nda geçiren, gündüzleri eylem yapan, imza kampanyası düzenleyen, stant açan; geceleri Beyoğlu’nun arka sokaklarında barlara takılan, eğlenen bir gencim. Bugünlerde Beyoğlu’nda her adım başı kimlik kontrolü yapılıyor. Bir stant açma izni almak için bin dereden su getiriliyor. Ergenekon’dan içeri atılanlar, çıktıklarında polisleri yere göğe sığdıramıyorlar. Ergenekonculara bakan polislerden Beyoğlu’na da gönderseler de biz de ‘hepsi efendi okumuş çocuklar’ desek. Böyle giderse kendimize yeni bir Beyoğlu arayacağız.(Rumuz: Beyoğlu Çocuğu)

Cevap:
Kıymetli Evladım, Türkiye Cumhuriyeti devletinin dayandığı temellerden biri de ‘Şu okullar olmasa Eğitim Bakanlığı’nı idare etmek ne kadar kolay olurdu’ politikasıdır. Beyoğlu Emniyeti’nin bu tavrı da çok tanıdık. Beyoğlu’nda hiç stant kurulmasa, hiç eylem konulmasa, arka sokaklarında hiç insan dolaşmasa bu Beyoğlu’nu yönetmek ne kadar kolay olurdu değil mi?

Demek ki bu iş yaşla başla, kravatlı mendilli, janti dolaşmakla olmuyor. Eski kafalık yaşta değil başta oluyor.


İyi ki doğdum Sivilay Abla


Sevgili Sivilay Abla fanatikleri, cumartesi günü Taraf gazetesiyle birlikte bir yaşına basıyorum. Sivilay Ablanız bin yaşındaki kadar bilgili ve tecrübeli; bir yaşındaki kadar yeniliğe açık ve eğlenceli. Ogün bugündür her perşembe karşınızdayım. İyi ki doğdun Taraf, iyi ki doğdum Sivilay Abla.


 

                                       SİVİLAY GENÇ (TARAF GAZETESİ)

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Salı, Kasım 18, 2008 - ORTAK PAYDA : DEMOKRATİKLEŞME

Kategori: KOSE YAZILARI

ORTAK PAYDA : DEMOKRATİKLEŞME

 

 

 

18.11.2008

 

              Türkiye’de, özellikle yerel seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte, siyasi partilerin söylemlerinde, hal ve tavırlarında bazı değişikliklere gittikleri bariz bir şekilde görülebiliyor. AKP’nin son dönemdeki MHP’yi aratmayacak milliyetçi söylemleri, DTP’nin, Güneydoğu’da vuku bulan son olaylardaki şoven duruşu, CHP’nin Başörtüsü konusunda yaptığı açıklamalar vb. bunun bir göstergesidir.

              Dün akşam SKYTürk Televizyonunda yayınlanan KAN UYKUSUNDAN UYANMAK isimli programda Türkiye’deki Kürt sorununa çözümler başlığı altında bir tartışma yapılıyordu. Konuklar, Siyaset Bilimci Prof.Dr.Fuat KEYMAN, Zaman Gazetesi Yazarı Mümtazer TÜRKÖNE, Araştırmacı Yazar Mehmet METİNLER, Araştırmacı Yazar Altan TAN, Ankara’dan bağlanan Baskın ORAN ve bir Emekli Tuğgeneral Kürt sorunuyla ilgili çözüm önerilerini masaya yatırmışlardı. Tartışmanın detaylarına girmeyeceğim ama dikkatimi çeken bir şeyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Emekli Tuğgeneral hariç, diğer bütün konuklar, tartışmayı mutlaka Demokratikleşme süreciyle ilişkilendiriyordu. Çözümün demokratik açılımlar ve ilerlemeler ile insan odaklı bir siyaset çerçevesinde mümkün olduğunu düşünüyorlardı. Nedense Emekli Tuğgeneral açıklamalarında çözüm önerisi olarak hiç ama hiç demokrasiden bahsetmedi. Hatta, diğer konukları Demokrasiyi bir slogan olarak kullandıkları için onları eleştirme yoluna bile gitti. Bu tablo, bana şunu açıkça gösterdi ki: Türkiye’de Askeri kanat hiç ama hiç demokrasiyi istemiyor ve desteklemiyor. Bilakis destek olmak yerine köstek olma yoluna yönelmiş durumda. İşte Türkiye’nin önü bu yüzden tıkalı…

 

 

                                                                                                        M.A.BAYBARA

3 YorumYorum yaz!Bağlantı

Pazartesi, Kasım 10, 2008 - YAZIK

Kategori: KOSE YAZILARI

Yazık

Ahmet Altan - 09.11.2008

 

Başbakan Erdoğan, Aktütün olayından bu yana yaptığı her konuşmayla yeni bir şaşkınlık yaratıyor.
Çok değil, daha üç yıl önce Türkiye’yi Avrupa’ya taşıyacak, siyasette askerin hâkimiyetini kıracak, anayasayı sivilleştirecek, hukuk sistemini yenileyecek, ülkeyi özgürleştirecek ve “tarihe geçecek” bir lider olarak duruyordu sahnede.
Ardı ardına uyum yasaları çıkartmıştı.
Ankara ve İstanbul koalisyonunun baskısıyla ezilen Anadolu’nun, varoşların, ezilenlerin temsilcisiydi.
Dine saygılı bir dindar, bir muhafazakâr ve Avrupa Birliği üyeliği konusunda kararlı bir ilericiydi.
Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu bir sentezi yaratacak ve “muhafazakârlarla ilericileri” aynı hedefte birleştirecekti.
Avrupa Birliği gibi ortak bir amaca giden yolda önderliğe soyunmuştu.
Kürt meselesinde nispeten barışçı bir çizgideydi.
Sınırötesi operasyonlara, “sınırın içindeki sorunları çözdünüz mü” diye karşı çıkıyordu.
Beldes ve Köydes gibi projelerle bütün Anadolu’daki köylere yol, su, elektrik götürüyordu.
Sağlık sistemini yenilemiş, insanların hayatlarını kolaylaştırmıştı.
“Türkiye’nin zencileri” denilen ezilenlerin sesi olmuştu.
Şemdinli skandalındaki kayganlığı dışında hep dik durmuştu, cesur durmuştu, eğilmemişti.
İstanbul ve Ankara kızmıştı ama Türkiye’nin geri kalanı sevmişti onu.
Son seçimlerde yüzde kırk yedi gibi muazzam bir oy oranına ulaşmıştı.
Seksen beş yıldır değişmeyen baskı rejimini, devletin vatandaşını ezen tutumunu, hukuksuzluğu Avrupa üyeliğiyle sona erdirecekti.
Bir ümitti.
Sonra Anayasa Mahkemesi girdi devreye.
AKP’ye kapatma davası açıldı.
Hukukla alakası olmayan tuhaf bir karar verdi mahkeme.
Bu kararıyla AKP’yi kapatmadı ama esir aldı.
Ve Tayyip Erdoğan değişti.
“Zencilerin sesi” olan ve bununla övünmesi gereken “büyük zencinin” rengi her konuşmayla biraz daha açıldı.
Biraz daha “beyazlaştı.”
Zenci ülkenin beyaz devletine adım adım yanaşmaya başladı.
Halkının değil, devletin sözcülüğünü tercih etti.
Bu devleti, halkına saygı gösterecek bir yapıya kavuşturması gerektiğini unuttu.
Aktütün’de hesap sorması gerekirken Genelkurmay Başkanı’na sahip çıktı.
Kürt meselesinde çözümün yolunu arayacağına, savaşçıların, “şahinlerin” üslubunu benimsedi.
Onun bu konuşmaları, yıllarca onu destekleyenleri hayal kırıklığına uğratırken, onu eleştiren dostlarının sayısı artmaya başladı.
Fehmi Koru, “Obama olarak başladı şimdi Bush oldu” dedi onun için.
Biz o sözü manşete taşıdık.
Erdoğan dün bu söze cevap verdi.
Eski dostu Koru’ya “sevsinler seni” dedi.
Konuşmasını baştan sona okudum.
Siz de okuyun.
İtiraf edeyim hayatımda okuduğum en tuhaf konuşmaydı.
Öyle cümleler vardı ki ne dediğini, ne demek istediğini anlamadım bile.
Sivil anayasa yapmaktan “şimdilik” vazgeçtiğini anlayabildim.
“Devletin değerlerine” çok önem verdiğini de.
O çok önem verdiği “devletin değerleri” arasında, inanç ve fikir hürriyetine baskı yapmak olduğunu unutmuştu anlaşılan.
Başörtülü çocukları okula sokmayan, Erdoğan’ın çok önem verdiği “devletin değerleri”.
Kürtlerin anadilde eğitim yapmasını engelleyen, o devletin değerleri.
İnsanları fikirlerinden dolayı hapse atan, o devletin değerleri.
Generallerin Çankaya’da cumhurbaşkanının eşinin elini sıkmamasına yol açan, o devletin değerleri.
Aynı generallerin Parlamento’yu boykot edecek cüreti bulmalarının kaynağı, o devletin değerleri.
İnsanları gözaltında öldüren, o devletin değerleri.
Ergenekon’un oluşmasına göz yuman, o devletin değerleri.
Erdoğan şimdi o değerleri savunuyor.
Konuşmalarında “bayrak ve devlet” kelimelerinden geçilmiyor.
Peki, “özgürlük, adalet, eşitlik, kardeşlik, başörtüsü, Kürt realitesi, Alevi açılımı, Avrupa, zenginleşmek, barış” kelimelerine ne oldu?
Kim sildi bu kelimeleri Erdoğan’ın konuşmalarından?
Biz “bayrak ve devlet” konuşmalarını çok dinledik, bugünkü statükoyu sürdürmek isteyen her işbirlikçi lider zaten bu hamasetin arkasına saklanıyor.
Erdoğan’ın da aynı siperin içine girmesi ve kendini destekleyen milyonlarca insanı ortada bırakması bakalım ona ne kazandıracak.
Dün, “ben Obama değilim” diye bağırıyordu.
Obama, Amerika’yı ve dünyadaki savaşçı eğilimleri değiştireceği ümidini yaratarak yeryüzünde heyecan uyandıran genç bir siyasetçi.
Obama olmak hiç de fena bir şey sayılmaz.
Erdoğan haklı, o Obama değil.
Ama daha üzücü olanı...
Onun artık Erdoğan da olmaması.
O artık bir “beyaz” adam.

                                 (AHMET ALTAN TARAF)

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Kasım 6, 2008 - Obama’nın sonu Erdoğan’a benzemez inşallah

Kategori: KOSE YAZILARI
OBAMA'NIN SONU ERDOĞAN'A BENZEMEZ İNŞALLAH.
Dr. Sivilay Genç - 06.11.2008    


Amerika’nın siyahları bir başkan çıkardı. Amerikan düşmanlığının en geçerli politik tavır olduğu bu günlerde Amerikan toplumu demokratlıkta dünyadan ne kadar ileride olduğunu göstermiş oldu.

Türkiye’nin siyahları da zamanında bir başkan çıkarmıştı. Kentin varoşlarında büyümüş, düşüncelerinden dolayı hapse atılmış, partisi kapatılmış, eşi nedeniyle ayrımcılığa uğratılmış bir adam, ezilenlerin oylarıyla seçilmişti. Bugün geldiği nokta ise siyah olarak seçilmenin değil iktidarda siyah kalabilmenin çok daha zor olduğunu bizlere kanıtlar nitelikte.

Obama’nın önünde Erdoğan tecrübesi bulunuyor. Obama bu yaşanmış örnekten ders çıkarır ve iktidar olmanın çamaşır suyu etkisinden kendini korur diye umalım ve bu haftanın sorularına geçelim.

Atatürk üşür mü, karanlıktan korkar mı hiç!


Soru:
Doktor Sivilay Abla. Can Dündar’ın Mustafa filmine gittim. Filmde Atatürk kısa boylu gösterilmiş. Yok efendim, Atatürk üşümüş de, yok karanlıktan korkarmış da. Size sormak istiyorum, Atatürk’ü içki içerken, öksürürken gösteren bu film, bir Atatürk belgeseli midir yoksa Soros’un Türkiye’yi Atatürksüzleştirme ve Türkü Anadolu’dan çıkarma projesinin yeni bir numarası mı? Atatürk üşümüş olamaz değil mi? (Ceren Gürpınar)

Cevap:
Sevgili Ceren, hepimizin iyi bildiği gibi Atatürk daha bir çocukken öğretmeni ona “Senin adın Mustafa benim adım da Mustafa. Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun,” der. Can Dündar ise bu filmi çekerek bu tarihî diyalogu tersine çevirmiş, “Senin adın Mustafa Kemal, Doğu Perinçek’in, Kemal Kerinçsiz’in, Ergenekoncu paşaların, Kenan Evren’in, Cumhuriyet mitinglerindeki öfkeli kalabalıkların, internet haberlerine küfürlü yorumlar yazanların, televizyonlara uzman olarak çıkarılan asabi ihtiyarların adları da Kemal(ist). Bundan böyle senin adın sadece ‘Mustafa’ olsun,” demiş.

Filme verilen tepkiye bakacak olursak, Atatürk bugün yaşasaymış en büyük eziyeti Atatürkçülerden, CHP’lilerden görürmüş. Üsküdar sahillerinde içki yasağı getirilmesini protesto edenler, Atatürk’ün içki içmesini yasaklarlardı herhalde. Atatürk öksürse ‘Aman paşa hazretleri siz öksüremezsiniz. Biz sizi yeni kuşaklara öksüren biri olarak tanıtmak istemiyoruz. Lütfen öksürüğünüzü içinizde tutunuz,’ diye baskı yaparlardı sanırım.

Buradan bizi okuyanlara tavsiyem, bir an önce filmi izlemeye gitsinler. Yoksa YouTube’a yasak koyan savcı harekete geçebilir ve sinemaya gidenler ‘Bu filme erişim mahkeme kararıyla yasaklanmıştır’ yazısıyla karşılaşabilirler.

Devlet eşkıyalık yaparsa

Soru:
Sevgili Sivilay Abla, ben Ergenekon davasını sonuna kadar destekliyorum. Ancak Ergenekon tutuklusu Veli Küçük’ün PKK’ya para yardımı yapan Kürt işadamlarını öldürdüğünü duyunca kendisine sempati duydum. Bu duygunun demokratlıkla bağdaşmadığının farkındayım. Düştüğüm bu ikilemden nasıl çıkabilirim? (Yusuf Parlak)

Cevap:
Sevgili Yusuf, devlet ile eşkıya arasında fark vardır. Devlet suç varsa tespit eder, ispat eder, yargılar ve kitapta tarif edilen cezayı uygular. Senin içten içe sempati duyduğun uygulamada ise bir adam suç olduğuna karar verir, konuyu kafasında yargılar, cezayı keser ve infaz eder. İşte buna eşkıyalık denir. Bu konu senin sempatini değil, devleti eşkıya durumuna düşürdüğü için iki kere öfkeni hak ediyor.

7 kasımda Göstere Göstere Hayır


Bundan 26 yıl önce sandık başına gitmiş ve Kenan Evren’in buyruğu olan bir anayasaya ‘EVET’ demiştim. Benim gibi bu yaptığından utananlar için harika bir şans var önümüzde. Genç Siviller 7 kasım cuma günü referandumu yeniden yapıyor ve herkesi Göstere Göstere HAYIR demeye davet ediyor. Ben de evime en yakın meydandaki sandığa gideceğim ve daha önce elim titreye titreye verdiğim ‘EVET’ oyunu geri alıp bu sefer ‘HAYIR’ diyeceğim. www.darbedevamediyor.com
 
                           Dr.Sivilay GENÇ  (TARAF GAZETESİ)
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Çarşamba, Kasım 5, 2008 - ERDOĞAN 2008

Kategori: KOSE YAZILARI

Erdoğan 2008

Ahmet Altan - 05.11.2008

 

Ben, kurnazlık ederek başarıya ulaşabilmiş kimseye rastlamadım bugüne dek.
Kendini herkesten akıllı sanarak, olduğundan başka görünerek, kimsenin fark etmeyeceğini sandığın oyunlar hazırlayarak insanları kandırmaya çalışanların, amaçlarını elde ettiklerine hiç şahit olmadım.
Başkalarının hayatlarından çalarak, hak ettiğinden fazlasına göz dikmek pek hayırlı bir sonuç vermez.
Bence, ne olduğunu, ne yaptığını, ne düşündüğünü açıkça söylemek, bunların bedellerini ödemeye razı olmak her zaman kazandırır insana.
Zaten akılla kurnazlık arasındaki en büyük fark da budur.
Kurnazlık, hiçbir bedel ödemek istemez.
Akıl, ödenecek bedelleri bilerek hareket eder ve hedefine o bedelleri ödeyerek varır.
İnsanlar, sevdikleri, değer verdikleri birinin kurnazlıklarına bir zaman göz yumarlar ama son günlerin moda lafıyla söylersek “sabrın bir sınırı” vardır.
Başbakan Erdoğan, Aktütün meselesinden sonra bizim gazeteye gönderilen binlerce maili görebilseydi eğer “o sabrın sınırını” ne kadar zorladığını da anlardı.
Onu çok seven insanlar bile “ona kırıldıklarını, bir zaman sabredeceklerini ama bu davranışı da unutmayacaklarını” söylüyorlardı.
Anayasa Mahkemesi’ndeki kapatma davasından sonra Başbakan Erdoğan’da çok ciddi değişimler olduğu görülüyor.
Ülkeyi değiştirmek, özgürleştirmek, hukuku sağlamlaştırmak istediğini söyleyerek, bir sivil anayasa sözü vererek, askerlerin muhtırası karşısında dimdik durarak girdi seçimlere.
Kapatma davasından sonra bütün sözlerini unuttu sanki.
Şimdi fevkalade devletçi, milliyetçi, şoven, şiddete prim veren, göstericilere “pompalı tüfek çekenleri” çok şaşırtıcı bir biçimde “sabrın bir sonu” var diye neredeyse öven biri duruyor karşımızda.
Güneydoğu’ya gidip “ya sev ya terk et” diyebiliyor.
Sadece kendilerini bu ülkenin sahibi sanan ve kendilerine benzemeyen herkesi kovmak isteyen sahte “ev sahiplerinin” arasına karışmış gibi konuşuyor.
Kim, kime “sevmiyorsan git” diyebilir?
Bu ülkenin bir sahipleri, bir de her an kovulacak yanaşmaları mı var?
Nasıl bir konuşma biçimi bu?
Erdoğan, “kovulanların” temsilcisi olarak seçildi seçildiği yere.
Ankara ile İstanbul’un elele vererek kovmaya uğraştığı Kürtlerin, türbanlıların, varoşların, Anadolu sermayesinin sözcüsüydü.
Şimdi ne oldu?
Sanırım açıkça söylemediği ya da söyleyemediği ittifaklar içine giriyor.
Ya da o ittifakları çoktan kurdu.
Şemdinli’de denediğini bir kez daha denemek ister gibi gözüküyor.
Aslında Özal hariç neredeyse bütün politikacıların zihinlerinde gizlice beslediği o saf hayalinin peşine düştü o da.
“Askerle anlaşırım, iktidarımı sağlama alırım.”
Süleyman Demirel bunu çok denedi.
Her seferinde bu kurnazlığını, anlaşmaya çalıştıkları tarafından devrilerek ödedi.
Erdoğan da bunu Şemdinli’de denedi, arkasından muhtırayla karşılaştı.
Umarım bugün bunu bir daha denemiyordur.
Ama denerse, “umduğu” sonuca ulaşamaz.
Çünkü bizde ordu “hukukun ve demokrasinin” içinde durmuyor.
Halk tarafından kendisine verilmeyen bir iktidarı elindeki güce dayanarak kullanıyor.
Bu düzeni savunmak için orduyla anlaştığınız anda “hukukun ve demokrasinin” dışına çıkarsınız.
Hukukla demokrasinin koruyucu sınırlarının dışına çıktığınızda da hukuksuz bir alana girersiniz.
Hukukun olmadığı yerde silah her zaman galip gelir.
Silahı olan, silahı olmayanı yener.
Hukuk dışında yapılan her ittifak, silahı olana yarar.
Hep de yaramıştır.
Hiçbir politikacı böyle bir kurnazlıkla ayakta kalamamıştır.
Erdoğan, son zamanlarda yaptığı konuşmalarla muhafazakârları, Kürtleri, solcuları, demokratları karşısına alıyor.
Bir ara barışmaya çalıştığı Alevilere de çoktan sırtını döndü.
Peki, bir politikacı kendisine oy verecek insanları neye güvenerek kırar?
Bu konuşmalarıyla Güneydoğu’dan oy alabilecek mi?
Diğer partilerin Avrupa Birliği’ne tümden karşı olmaları, hukuku ve demokrasiyi kararlılıkla savunmamaları, Erdoğan’da bir “rakipsizlik ve tek olma” duygusu yaratıyor olabilir.
Avrupa Birliği yolunda AKP ve Erdoğan gerçekten tekti ve alternatifsizdi.
Ama orduyla anlaşarak, milliyetçi nutuklar atarak diğer partilere benziyor.
Eğer orduyla anlaşacaksa, yeni bir anayasa yapmayacaksa, AB’ye girmek için uğraşmayacaksa, bu ülkenin ezilenlerine özgürlük getirmeyecekse, inanç ve fikir hürriyetini savunmayacaksa...
Diğerlerinden ne farkı kalır?
Hiçbir farkı kalmaz.
Erdoğan önümüzdeki seçimlerde Güneydoğu’yu kaybetse de gene birinci parti çıkabilir.
Bütün özgürlükleri birarada savunmak yerine onların arasından sadece türban özgürlüğünü seçerek bu meseleyi bir çıkmaza soksa da, hâlâ muhafazakâr kesime en yakın duran politikacı o.
Muhafazakâr oylar onu bir süre daha iktidarda tutar belki.
Daha doğrusu onu iktidar koltuğuna oturtur ama o, yargının ve ordunun esiri olarak orada, onların istediklerini tekrarlayarak kalır ancak.
Ve onu destekleyen muhafazakârların sabrı da bir yerde biter.
Kurnazlık hiç kimseye yaramaz.
Daha fazlasını isterken elindekini de kaybeder insan.
Bugün Hasan Cemal’in eleştirdiği, Ertuğrul Özkök’ün de övdüğü bir yerdeyse Erdoğan, “ben ne yapıyorum, neredeyim,” diye bir sormalı kendisine...
Belki de geçen seçimde ona oy verenlerin “sabrının” sınırındadır.


 

                                       AHMET ALTAN     (TARAF GAZETESİ)

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Ekim 30, 2008 - VATANINIZI SEVİYOR MUSUNUZ?

Kategori: KOSE YAZILARI

Vatanınızı seviyor musunuz?

Ahmet Altan - 30.10.2008

 

 Diyelim ki hiç kimse gerçekleri açıklamadı, hiç kimse eleştirmedi.
Her şey aynı şekilde devam etti.
Önümüzdeki yirmibeş yılda da elli bin Kürt çocuğu öldürüldü, yirmibeş otuz bin Türk çocuğu vuruldu...
Yüzlerce milyar lira, bomba, mermi, roket olarak havaya savruldu.
Epeyce bir para silah satışlarının komisyonu olarak onun bunun cebine girdi.
Kürtlerin anadilde eğitim yapmalarına izin verilmedi.
Sokak gösterileri sürdü.
Polisler sokaklarda insanları vurdu.
Türbanlı kızlar üniversitelere sokulmadı.
Anayasa Mahkemesi keyfince anayasayı çiğnedi.
Siyasi partiler kapatıldı.
Devletin içinde çeteler kuruldu.
Nobelli yazarlar ülkeden kaçırıldı.
Ermeni yazarlar sokaklarda öldürüldü.
Katillerle hatıra fotoğrafları çektirildi.
Üniversite önünde yapılan bombalı katliamlar “zaman aşımına” uğratıldı.
Diyelim ki bugünkü durum aynen sürdürüldü...
Eee, ne olacak?
Avrupa’nın en fakir ve en geri kalmış ülkesi olarak yaşayacaksınız.
Çok mu mutlu edecek bu sizi?
Çok sevdiğiniz “vatanınızın” gelecek yirmibeş yılı için planınız bu mu?
Aferin size, nasıl da çok seviyorsunuz ülkenizi.
Bir nebze olsun gelişmesini istemiyorsunuz.
Zenginleşmesini, özgürleşmesini istemiyorsunuz.
Vatan sevgisi diye ben buna derim işte.
“Cinayetler, katliamlar, işkenceler sürsün vatanımda” diyen vatanseverler.
Ya vatanınızı sevmeseydiniz?
O zaman ne yapacaktınız?
“İşkenceler, haksızlıklar, cinayetler, çeteler, adaletsizlikler, eşitsizlikler, zulümler dursun” mu diyecektiniz?
Siz bu “vatan sevgisi” denen şeyin ne olduğunu bildiğinizden emin misiniz?
Yoksa dindarlardan ve Kürtlerden nefret etmeyi, silaha ve orduya tapınmayı vatan sevgisi mi sanıyorsunuz?
Cumhuriyet Bayramı’nda, “başörtülü bir kızı” cumhurdan saymayan albay sizin vatanseverliğinizi mi okşuyor?
Anadolu başı örtülü, türbanlı kadınlarla dolu, biliyor musunuz?
Hepsinden nefret mi edeceksiniz?
Nefret ederseniz ne yapacaksınız?
Vatanın Anadolu bölümüne gidemeyecek misiniz?
Bağdat Caddesi, Nişantaşı, Tunalı Hilmi mi “vatanınız” olacak?
Hele Güneydoğu...
Ben gittim gördüm, biliyor musunuz oradaki herkes Kürt.
Şimdi ne olacak?
Onlardan da mı nefret edeceksiniz?
Vatanın o bölümüne de gidemeyeceksiniz demek ki.
Gidemeyeceğiniz yerler çoğalıyor, bilmem farkında mısınız?
Siz “vatanı sevdiğinizi” söylerken tam olarak hangi bölgeyi söylüyorsunuz?
İstanbul, Ankara, İzmir civarını mı?
O şehirlerin de bazı bölümlerini tabii.
Varoşlar pek size uygun değil, ben size söyleyeyim.
Oralara gidemezsiniz.
Başörtülülerle Kürtler var oralarda.
Hatta duyduğuma göre Çankaya’da da bir başörtülü hanım varmış.
O hanım oradayken CHP’lilerle generaller Çankaya’ya da gidemiyorlarmış.
Çankaya da pek “vatan” sayılamıyor anladığım kadarıyla.
Gidemediğiniz yer vatanınız değildir çünkü.
Siz nerelere gidebiliyorsunuz?
Bir saysanıza gidebildiğiniz yerleri.
Sizin önümüzdeki yirmibeş yıllık planınız, elli bin Kürt öldürüp, karakolları bastırıp, işkenceler yapıp, davalar açıp, çeteleri alkışlayıp gittikçe daralan küçük bölgelerde, kendi halkınızdan nefret edip korkarak yaşamak mı?
Ne plan ama...
Ne vatansever bir plan.
Çok da zekice.
Zeki bir vatansever kendi ülkesinin geleceği ile ilgili böyle planlar kurmalı işte.
Allah muhafaza bir albay başörtülü bir kıza ödül verirse, generaller türbanlı bir kadının elini sıkarsa, Kürtlere eşit haklar verilirse, insanlar özgür olursa, düşüncelerini söyleyenler serbest kalırsa ülke mahvolur biliyor musunuz?
Öyle güzel bir cumhuriyet kurmuşsunuz ki...
Cumhur özgürleştikçe kurduğunuz cumhuriyetin batacağını düşünüyorsunuz.
Cumhur özgür olmasın o zaman.
Cumhurun özgür olmadığı bir cumhuriyet...
Her vatansever böyle bir cumhuriyet hayal eder, öyle değil mi?
Aslında padişahlar da böyle bir cumhuriyet hayal ediyorlardı herhalde.
Onlar tam istedikleri gibi bir baskı kuramadılar.
Siz kurdunuz.
Kutlarım sizi.
Cumhursuz bir cumhuriyetiniz...
Hiçbir yerine gidemediğiniz bir vatanınız var.
Ne de çok seviyormuşsunuz vatanınızı...
Ya bir de sevmeseymişsiniz?

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Ekim 30, 2008 - KOVULDUNUZ!

Kategori: KOSE YAZILARI

Kovuldunuz!

yazar adi

PERİHAN MAĞDEN

YAŞAM / 30/10/2008

Bu mısraları, içim kan doğrayarak yazıyorum.
Zira salı günü yazıyor olsaydım Cumhuriyet Bayramı’nızı kutlayabilecektim günü gününe. Anı anına. Şimdi yalnızca Geçmiş Cumhuriyet bayramınızı kutlayabiliyorum. Maalesef.
Hoş, siz Cumhuriyet Bayramı kutlamaktan bir haller olanlar; koşmuşsunuzdur General Evladı Tolga Örnek’in ‘Devrim Arabaları’na. MİT Görevlisi Evladı Can Dündar’ın ‘Mustafa’sına.
Bu bayram, sanatsal/sinemasal: yapıcılarını finansal olarak DA gönendirecek bir Cumhuriyet Bayramı oldu. Olacak yani.
Can Dündar, mesela, Cumhuriyetin İçli Böreği olarak Susurluk’tan aldığı/duyduğu heyecanı, Ergenekon için duyamıyormuş. Hayret! Böylesi 1 araştırmacı dolgusalcı! Neden acaba?
E; işin içinde yüksekyüksek generallerimiz olduğu için mi? 1 Numara hâlâ ortaya çıkarılmadığı, bir başka (daha alçak) general Rusya’ya tüymüş olduğu için mi?
Genelkurmay, tarihçilerimize dahi açmaya kıyamadığı arşivlerini Müthiş Dolgusal AraştırmaElemanımız Can Dündar için açı açıvermiş: Ki, o da ‘Mustafa’ isimli, ay pek bi ‘controversial’, Mustafa Kemal’in insani yanlarını pek bir ortaya çıkartan filmini, Genelkurmayımız’ın DA cömert katılımlarıyla ortaya koyuversin diye.
Artık gelsin okul gezileri Bu Film’e; gitsin Gülben Ergen’in lastik (ve fakat armalı) çizmeleriyle katkılandırdığı Dolmabahçe’de galalar!
İş Bankası’nın Çocuk Mustafamız cömertçe kızkardeşi Makbule’yle karga kovalayan reklamlarına bakıyorum filan: Bizim Kemalizm’de olsun, Mustafa Kemal tapıcılığında olsun EKSİĞİMİZ Mİ VAR?
AK Parti’nin yüzde 48 oyuna bakıp (aslında bakmaz öyle oranlara Darbeseviciler/Ergenekonkafalar) BÖYLE bir eksiğimiz olduğunu düşünüyorsanız, Bu Oranı, Kemalizm Fazlamız’a borçlu olduğumuza dair kanaatimi yinelemek ve yenilemek durumundayım. Sn. Taştankafalar.
Ama asıl tahammülfersa bulduğum hakikat, Fanatik (ve sakatlanmış) Kemalistler’in yazılarımı okumaktaki yapışkan inadı.Dır.
BU GAZETE DAHİ sizin meşrebinize feci cuk oturan/sade suya tirit yazılarına her gün daha da sulusunu: daha da boşşşunu ekleyebilme becerisiyle gözlerimi sulandıran, nice nice nice yazardan, Genelkurmay’ın Adanmış Kalemlerinden vesaire geçilmezken-
Okumayıverin yazılarımı!
Vakit okuyor musunuz? Taraf okuyor musunuz? DTP’nin metinle-rini(haberlerde okunup taraflıca gazlanmazsa) okuyor musunuz?
Ekstrem bulduğunuz, delirtici bulduğunuz, sinirinizden kudurtucu bulduğunuz ONCA şeyi okumuyorsunuz da niye illa billa/kafanıza silah dayamışım gibi+üstelik Türkçemi anlamadan/takip edemeden zorlanarak/üfleyip püfleyerek benim yazılarımı mecburen mecburiyetten okuyorsunuz?
Anarşist org mudur, anarşist com mudur Türk gençliğinin bi sitesi varmış. Sitede Can Dündar yazıları alıntılanıyormuş.
Bu siteyi keşfeden arkadaşım “Düşün: burası anarşistlerin sitesinde Can Dündar’ın takdir edildiği bir ülke!” diye vecizledi ortamı/ortalamayı.
‘Anarşistlerin’ beğendiği yazarın Can Dündar olduğu/olabildiği bir ortamda/ortalamada harbiden ipindirik Türkçelemeleriyle kıt kanaat muhayyileleriyle yorum döşenebilmek/kimlik sahibi illüzyonuna kapılabilmek için ısrar muhabbet benim yazılarımı okuyan Fanatik Kastankafalar’a tahammülüm yok! Yettiniz gayri.
Başka kapıya!
Türk Medyalaması sizin (olmayı) arzu ettiğiniz kapılardan geçilmiyor.
Bu İçiBoşAmcalar’ın HisterikKemalistTeyzeler’in yazdığı yazılardan içilmiyor. Ve fakat sizin, YÖK Gençliği’nin içmesi gereken sular: tammm da budur! (İç iç kudur.)
Madem kendini (ve üstelik) ‘anarşist’ diye konumlayanlar Can Dündar Fan’i oluyorlar/olabiliyorlar Bu Dallama Okumalar Diyarı’nda.
Bu ‘Yanlış Etiketlemeler Sanayi A.Ş.’de, BU her şeyin ismini/cismini yanlış tariflerden yola çıkarak kabartma üstatlarından oluşan Doyumsuz Münazaracılık Ortamlaması’nda-
Yoksa tahammülünüz: yazılarıma, görüşlerime, kanaatlerime YAZILARIMI OKUMAYACAKSIN: bu kadar basit!
Bi kere yazdıklarımı harbiden anlamıyorsun.
Kafan basmıyor.
Yök Evladı YÖK’sün: ‘Çocuk Kalbi’ni okuyup okumadığın, okuduysan ondan NE anladığın şüpheli.
Doğru zamanda hiçbir doğru eserle karşılaşmamış, karşılaştırılmamışsın. (Ve bundan kıvançlısın: Atatürkçülük NEYİNE yetmez ki?)
Ama bi AysunKayacıGüveni’yle:
işte şu felan üniversitede hırthuzur mastırı kastırı yapıyorum, ağzım ne biçim laf yapar, yapmadığı zamanlarda özel olarak şişirttiğim dudarlarım var; SunaVıdıvıdılama’dan NE eksiğim var?
Onun Harvard’dan ‘NONComprehension Sertifikası’ milliyetçihezeyanlarıylaidealTürkKızı imitasyonları varsa, benim de var!
Ben de bir NevvalSevindi’yim. AysunKayacı’yım. HülyaKanaatyapar’ım. SunaVıdıvıdıcı’yım- diyorsan: Ki, diyorsun-
Erkek muadilin olarak: 1 Can Dündar ağbinin duyargalılığını,
Yiğit Bulut ağbinin ‘Kaptırmam bu milletin kapitalini: a-ha sana
şizoid tablo!” milliyetperver (sözümona) ekonomiden çakarlığını görüyorsan, ‘kaliteli’ Haluk Şahin’in ‘Kibarfaşist’ yazılarında TAM DA aradıklarını buluyorsan-
Bacım, evladım: DAHA ne modelde kovayım köşemden seni?
BU YAZAR okurları arasında zekâengelli+okumaözürlü+darbese-vicileri GÖRMEK İSTEMİYOR.
Başka kapıya! Sizin gibilere uygun Kapı’dan ve saplarından bol başka bi şey yok bu ortalamada.
Döndüre döndüre anlattım:
Anladın diil mi?


                                                                                      PERİHAN MAĞDEN (RADİKAL)

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Çarşamba, Ekim 29, 2008 - ÖZGÜR BİR ÜLKE İÇİN 85.YIL AYAKLANMASI

Kategori: KOSE YAZILARI

Özgür bir ülke için 85. yıl ayaklanması


Rasim Ozan Kütahyalı 29/10/2008


Devletimiz 85 yıl önce bugün kuruldu... 85 yıl önce bugün cumhuriyeti ilan ettik...
Evet, cumhuriyeti ilan ettik ama 85 yıl geçmesine rağmen bu ülkede Ahmet Turan Alkan’ın tabiriyle hâlâ ciddiyeti ilan edemedik... Ciddi bir devlet olamadık...
Ciddi bir devlet düzeninde, ciddi bir cumhuriyet rejiminde 17 tane vatan evladının göz göre göre katledilmesinden sonra o ülkenin ordusu çıkıp “Bu olayda istihbarat zaafımız yoktur. Hiçbir ihmal ve hatamız yoktur” diye saçmasapan bir açıklama yapmaz, yapamaz!!!
Bizim gazetenin yayınladığı belgelerin kaynağının bizzat Genelkurmay olduğunu, yayınlanan görüntülerin yüzde yüz gerçeğe tekabül ettiğini Koşaner ve Başbuğ çok iyi biliyor...
Buna rağmen hiçbir ihmal, hata ve zaaf olmadığını söyleyebilmek bu ülkenin halkıyla resmen dalga geçmek demektir. Evladının kaybıyla içi yanan ailelerin acısını resmen umursamamak demektir...
Bir ordu kendi halkını korumak ve savunmak için vardır, kendi mensuplarını her hatası ve ihmaline rağmen korumak ve savunmak için değil... Bu sakat mantık ancak bir aşiret yapılanmasında ya da yerel bir mafya örgütünde olabilir... Ciddi ve düzgün bir devlette olamaz...
Ciddi bir devlet bütünlük arz eden bir devlet demektir. Kurumlar bir vücudun ayrı organları gibidir. Hepsi birden yekpare bir vücudu oluşturur... Kendi içinde bütünlüğü olmayan kol bir yerde, bacak bir yerde, kafa bir yerde olan varlığa insan değil yaratık denir... Böyle bir yapılanmaya da devlet denemez... Devlet dense bile bu ciddi, düzgün ve saygıdeğer bir devlet değildir...
Şu an Türkiye Cumhuriyeti Devleti ancak yaratık hükmünde bir devlettir... Her kurumun içi kaynamaktadır. Kurumlararası hiçbir güven kalmamıştır. Hepsi birbirini düşman görmektedir...
İşte Koşaner’in açıklaması ortada... Taraf’ın Aktütün haberinin kaynağının Genelkurmay olduğunu biliyor ama adres olarak MİT ve Emniyet teşkilatını işaret ediyor... Fırsat bu fırsat düşmanlarımıza çakayım diyor...
Askerin kendi düşmanları olarak gördüğü kurumlar Emniyet ve MİT... Sonra da bu devlet sabah akşam birlik-beraberlikten ve bu ülkenin bölünmez bütünlüğünden bahsediyor... Bu devlette hiçbir birimin “bütünlük”ten falan bahsetmeye hakkı yok... Bu devlet düzeninin posası çıkmış artık...
85 yılın sonunda geldiğimiz nokta bu derece pespaye açıkçası...
Türkiye toplumunun tüm ama tüm unsurları ayaklanmadıkça, ciddi ve doğru düzgün bir devlette yaşamak arzularını başkaldırarak dillendirmedikçe, birbirlerinin haklarına kendi hakları kadar sahip çıkmadıkça bu uyduruk devlet düzeni bu topraklarda hüküm sürmeye devam edecek...
Aleviler, Kürtler, gayrimüslimler ve Sünni-dindarlar zenci kategorisinde, potansiyel suçlu ve potansiyel tehdit olarak görülmeye devam edecek...
Devlet sıkıştığında zencilerin bir kısmını yanına alır gibi yapacak sonra da işi bittiğinde kovmaya ve dövmeye devam edecek... Zenciler birbirlerine kırdırılmaya devam edecek... Birbirlerinin mağduriyetlerini birbirlerinden bulmaya ve fırsatını bulduklarında onları yarı-insan sayan devlet zihniyetinin kucağına oturmak için sıra beklemeye devam edecekler...
Onursuz bir hayat yaşamayı sürdüreceğiz bu topraklarda... Kirli ve çözümsüz bir savaş için bu ülkenin evlatları mühimmat deposu olarak görülmeye, açık hedef olarak çukur karakollarda ölmeyi beklemeye devam edecek... Sonra da göz göre göre katledilen bu gençlerin ardından din istismarı yapılacak...“Onlar şehit oldu, artık mekânları cennettir” denilecek...
Bu din istismarcısı tavrı laiklik konusunda aşırı hassas olduğunu her an tekrarlayan bir ordu yapacak... O ordu “Bu devletin sahibi benim” demeye devam edecek... O ordunun bir jandarma generali bile resmî yazışmayla halkın seçtiği hükümete muhtıra verme had bilmezliğinde bulunabilecek...
Bu had bilmezliği o sivil hükümet sineye çekecek hatta haddini aşan o kuvvete haddini bildirmek yerine “Aynı yerde duruyoruz, hiç merak etmeyin” diyecek... Bütün bunları sorgulayanlar da hain ilan edilecek... Öyle mi?
HAYIR, HAYIR, HAYIR!!! Bu ülke böyle gelmiş ama böyle gitmeyecek... Ben 27 yaşındayım ve böyle saçmasapan bir devlet düzeninde hayatım geçmeyecek... Bu ülkenin tüm onurlu bireyleri, özellikle de gençleri haykırarak bunu söylemelidir... Bu devlet zihniyetine itaat etmemelidir... Her boşvermişlik, her korkaklık bizi daha onursuz, daha değersiz ve daha önemsiz bir hayata mahkûm edecektir... Bu ülkenin vicdanlı insanları süfli ve nefsanî sebeplerden birbirine düşerse, ahlaki ilkeler değil kişisel kompleksler galip gelirse biliniz ki 85 yıldır egemen olan bu zihniyet yine kazanacak... Yine yasaklar, yine baskılar, yine saçmalıklarla bizlerin de ömrü geçip gidecek...


 

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

O BİR BAYBARA

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
antoloji
Facebook
alibaybara
Radikal
BAYBARA
MARDİNSPOR
Taraf Gazetesi

Kategoriler

Arkadaşlarım

nevaay
merva
onderburak12
talia
ulasozan
minikprenses20
proleter
fatoscb
efsade
nicinboyle

Mehmet Ali Baybara'nın Facebook profili