Özel Arama



BİR BAYBARA SİTESİ

Cuma, Temmuz 31, 2009 - AŞK...

Kategori: SIIRLER

AŞK

Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git.
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karakoy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

     CEMAL SÜREYA      

     (BU ŞİİRİ BENİMLE PAYLAŞAN SERAP'A SONSUZ TEŞEKKÜRLER)

2 YorumYorum yaz!Bağlantı

Cumartesi, Mayıs 30, 2009 - SAYILAR


''''' 0 ''''' dan başlarsın yaşama,''''' 1''''' bakmışsın girivermiş hayatına, ''' 2 ''' de bir özlersin,''' 3 ''' günlük ayrılık ölüm gibi gelir,''' 4 ''' gözle beklersin,''' 5 ''' vakit namazdan daha bağlısındır,''' 6 ''' üstü insandır halbuki,''' 7 ''' kat göklerde hissettirir kendini,''' 8 ''' köşesindir mutluluktan,''' 9 ''' doğurursun beklemekten,''' 10 ''' u seversin o''nu çoookkkk seversin.İŞTE HAYAT BU....

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Salı, Mayıs 19, 2009 - Askerlik Ekonomisi Olan Bir Meslektir..

Kategori: KOSE YAZILARI

Askerlik ekonomisi olan bir meslektir

18 Mayıs 2009

Milli Savunma Bakanı Sayın Vecdi Gönül ilgili soru önegesine verdiği cevapta 1987, 1992 ve 1999’da bedelli askerlik uygulamalarından yaklaşık 125 bin kişinin faydalandığını açıkladı.

Askerlik süresi konusundaki mevcut uygulama gerekçeleri arasında Genelkurmayın öngördüğü asker ihtiyacı şartları dışında  yükümlülerin taksit ödememe ve yaş büyüterek bedelliden yararlanma gibi suistimalleri de sebeplerden saydı.

Asker ihtiyacı gerçekci mi?

Askerlik süresini tayin ederken bazı kritik bilgileri bilmek gerekir. ‘Militosentrik’ toplumlarda ordunun görevi sadece düşmanı caydırmak ve gerekirse vatanı korumak değildir. Aynı zamanda toplumu eğitme görevi vardır. Geçmişte ağaçlandırma çalışmalarında bile asker kullanılmıştı.

Bu uygulama kurtuluş savaşı sonrası dönemde belki kabul edilebilir gerekçeye sahipti. Fakat günümüzde askeri toplumun eğitiminde ve sosyal faaliyetlerde kullanmak çağdaş uygulama değildir. Bu Merkez Bankasında hazinenin güvenlik elemanına başka görev vermeye benzer.

Amaç ordunun güçlü olması mı askerliğin toplum mühendisliğindeki rolünün devamı mı? Bu soruya dürüstçe cevap verelim.

Verimlilik ilkesi

Orduyu güçlü yapan asker sayısı değil savaşma gücüdür. Ayaklı bilgisayar gibi ve özel telsiz bağlantılı nanoteknoloji ile üretilmiş kıyafet giyen bir asker bir bölük klasik askerden daha çok savaşma güçüne sahip değil mi?

Halen dededen kalma yöntemlerle askerliği devam ettirmek modern silahlı kuvvetlerimize hiç yakışmıyor. Her şeyin elektronize olduğu çağımızda eski alışkanlıklar devam ediyor.

Bugün Türkiye’de devlet hastaneleri, adliye binaları teknolojilerle hep kendilerini yenilediler. Ancak askerlerimiz kıtalarda halen ranzalarda yatıyorlar, barakalarda eğitim görüyorlar, sınır jandarma karakollarımız bile komşu ülkelerin karakollarından daha köhne.

Evet ordumuz maalesef çok hantal dünyaya asker sayısı ile büyük gözüküyoruz. Bize en yakın uygulama Mısır’da var.

Vatani hizmetin çeşitleri

Mısır beş milyon askeri olan bir devlet… Devlet dış güvenlik için değil toplumu sindirmek, korku salmak ve işsizliği gidermek için asker besliyor. Üretmeyen ancak tüketen asker milli kaynakların yatırıma dönmesini engelliyor. Yoksulluk Mısır’ın kaderi gibi devam ediyor.

Fakat Türkiye Mısır’la kıyaslanamayacak şekilde çok dinamik, çalışan, üretmek isteyen genç bir nüfusa sahip. Güçlü bir ordu güçlü bir ekonomi ile sağlanır. Güçlü ekonomi için sürekli yatırım gerekir.

Asker sayısını yüksek tutarak çalışacak eğitimli işgücünü ‘verimlilik’ ilkesine uygun olmayacak bir şekilde kullanmak bilimsel yönetim ilkelerine uymaz.

Herhangi bir işveren veya yönetici güvenlik bütçesini nasıl dengeliyorsa devlet yönetimi çok farklı olmamalı. Askerlik yerine mecburi kamu hizmeti doğuda görev yapan öğretmene uygulandığı gibi polise neden uygulanmıyor? Yoksa polise ‘Patron benim’ demek mi isteniyor?

Bazı insanlar akılları ile bazı insanlar ilimleri ile bazı insanlar fizik güçleri ile bazı insanlar servetleri ile vatana hizmet edebiliyorlarsa bu yöntem adil uygulamaya aykırı değildir.

Adil olmayan eşitlilik

Sovyetler birliğinde ideolojik devletçilikte kadınlar eşitlik ilkesi öne sürülerek maden ocaklarında çalıştırılmışlardı. Bugün kadınların annelikleri ve şefkatleri ile uyumlu işlerde daha verimli çalışmalarının bilimsel veri olduğu anlaşıldı. Adil olan eşitsizlik doğrulandı.

Biyolojinin doğasına uymayan yasalar devam etmediği gibi askeri meslek bilimine uymayan askeri uygulamalarda geri teper.

Askeri kurumlar tekke veya türbe değilki her gelen eşit olsun. Askerlik ekonomisi olan bir meslektir. Bazı insanlar servetleri ile ordunun güçlü olmasını sağlıyorlarsa reddetmek Karl Marks gibi düşünmektir.

Milli Savunma Bakanının duruşu

Sayın Milli Savunma Bakanımız Genelkurmayın eline verdiği % 65 oranını hiç sorgulamadan TBMM’de sundu.

Soğuk savaş öncesi rakamlarını, oranlarını ve yöntemlerini devam ettiren generallere zamanın değiştiğini söyleyen bir Milli Savunma Bakanı duruşu gerekiyor. Sayın Bakanımız sanki Genelkurmayın hükümetteki temsicisi gibi davranıyor.

Sayın Bakanda milletin temsiciliği sıfatı maalesef hiç gözükmüyor. Milletin ve devletin diğer birimlerinin Genelkurmay lehine abartılı devredilmiş hakları vardır. Askeri darbelerden sonra asker merkezli hale gelen kamu yönetimi düzelmek zorundadır. Devletin diğer birimlerinin ve toplumun haklarını almak bu bakanlığın işidir.

Sayın Bakanı Sayıştay’da noter gibi değil hakça mücadele veren bir kimse olarak bilirdik. Genelkurmayın haksız bedelli askerlik ve zorunlu askerlik direncini düzeltmek gerekiyor.

Genelkurmaya bu konuda da değişmesi gerektiğini eğer değişmezse saygınlığının azalacağını ve savaşma gücünü yeniden tanımlaması gerektiğini anlatacak yiğit siyasetçi duruşu gerekiyor.

Ordumuzu seviyoruz ama hakikatları daha çok seviyoruz. Çünkü gerçeklerin hukuku ordunun hukukundan önce gelir.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan - Haber 7

 

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Pazar, Mart 8, 2009 - Dünya Kadınlar Günü'nün Başlangıcı

Dünya Kadınlar Günü'nün Başlangıcı

8 Mart 1857 tarihinde ABD'nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka'nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart'ın "Dünya Kadınlar Günü" olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.


Tüm Emekçi Kadınların Kadınlar Günü Kutlu olsun...


                                                           M.Ali BAYBARA

1 YorumYorum yaz!Bağlantı

Salı, Mart 3, 2009 - KAPINIZA BIR BUZDOLABI GELIRSE

Kategori: KOSE YAZILARI

           

                

29 Mart seçimlerine artık bir aydan az bir zaman kaldı. Ama seçimin sonuçlarından ümidini kesenler muhtemel yenilgi sonrasına bugünden hazırlar.

Sert kış günlerinde bedava kömür haberleriyle başlayan hazırlıklar, havalar ısınmaya başlayınca buzdolabı dağıtımı haberleriyle hızlandı. Bunların üzerine “listelerdeki ölü AKP’li seçmenler” haberlerini de ekleyince biriken mazeretler listesi seçimlerin olağan mağluplarını birkaç seçim daha avutmaya yeter. Tabii “Ah bu halk olmazsa biz bu seçimi açık ara alırdık” diyenlerin bu “satılık halkı” yönetme konusundaki karşılıksız aşkları bir gün bitmezse.

Bu “teselli haberleri”nden “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” gibi klasikler arasına girebilecek olanı hiç şüphesiz “AKP fakirlere kömür dağıttı, hava kirliliği bundan” manşetleriydi.

Sanki insanların soğuk kış günleri ısınmak için evlerinde doğalgazları vardı da sırf havayı kirletip, zenginlere hayatı zehir etmek için kömür yakıyorlardı gibi ancak kötücül, bencil bir 19. yüzyıl kapitalistinin elinden çıkmış olabilecek o manşetler az kalsın Türkiye’den bir Marx çıkaracaktı.

Yoksulların bu kadar aşağılandığı, halka cahil, satılık, eğitimsiz, bidon kafalı demenin milli spor olduğu bir ülkede ortaya çıkacak yerli bir Marx’ın kısa sürede memleket siyaseti üzerinde hayalet gibi dolaşıp, bir süre sonra da Lenin’ini, öncü partisini bulup devrime yürüyeceğine şüphe yok.

Ama yine de unutmamak gerekir.

Komünist partisinin bedava kömürle havanın kirlenmesinden yakınıp “Bu kömür derhal dağıtılan evlerden toplatılmalıdır. Yurttaşlarımızın ücretsiz ısınma hakkı vardır. Ancak AKP’nin ülke insanımızın onuru ve hayatı ile oynamaya hakkı yoktur” diyerek suç duyurusunda bulunduğu bir ülkeden bahsetmekteyiz.

Sosyal demokrat partisinin Anayasa Mahkemesi’ni kapılarını kırıp zavallı öğrencilerin üç kuruşluk burslarını kestiği bir ülkeden.

DİSK Başkanı’nın çıkıp “Buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtarak değil, gerçekten işsiz olanlara iş bulmakla yükümlü olan hükümet kendisine seçim yatırımı yapmak için kasayı açtı. Hükümetin seçim öncesi nasıl bir politikayla toplumdan oy almaya çalıştığı belli. Buna karşı mücadele etmek boynumuzun borcu” diye açıklama yaptığı bir ülkeden.

Komünistinin bile “bu fakirlerin kömürleri yüzünden havamız bozuluyor” gibi küçük burjuva dertleri olan bir ülkede, en büyük radikalizmin “Soğuktan don ama AKP’ye oyunu verme” olduğu bir ülkede Marx derdini biraz zor anlatır doğrusu.

Evet, bir hükümetin görevi yardım etmek değil, iş imkânları yaratmak, kalıcı sosyal politikalar üretmektir.

Ama Allah aşkına bir komünist partinin, bir sosyal demokrat partinin, bir devrimci sendikanın işi midir eşitsizliğin kol gezdiği bir yerde yoksullara dağıtılmış üç torba kömürün, üç kuruş paranın, bir buzdolabının peşine düşmek, işi gücü bırakıp kendini bu yardımlarla mücadeleye adamak?

Dünyada bu “popülizm avcılığını” sağ partiler yapar. Ama bizde bu işler, laiklik, Kemalizm aşkı, AKP düşmanlığından gözü dönmüş bazı sol partilere, sol sendikalara kaldı.

Halbuki normal ülkelerde bir solcu siyasetini ve ahlakını “Laiklik elden gidecek mi” diye değil, düzenin çarpıklığını ve eşitsizliklerini görerek kurar. Ahlaki hüküm verirken de sınıfsal çelişkileri, adil bölüşümü gözetir.

Mesela şöyle düşünür;

2009 yılında bu ülkede bir eve hâlâ buzdolabı girmediyse, suç, evinde yıllardır buzdolabı kullanan, sekizinci buzdolabını değiştirmiş olan herkesindir. Yüz binlerce buzdolabı, dükkânlarda boş boş beklerken insanlığın bu faydalı icadından o evdekileri yararlandırmamak hepimizin utancıdır. Sistemin çarpıklığıdır. Biz berbat bir düzen, eşitsiz bir dünya kurduğumuz için o evde yemekler bozulmaktadır. En büyük suçlu ise devlettir. O suçlu devlet günün birinde bu suçundan dönüp o insanlara buzdolabı dağıtmışsa bu yardım değil, ancak gasp edilmiş bir hakkın iadesi olabilir. Bunun için bırakın o iktidara oy vermeyi teşekkür etmek bile o buzdolabını alanların ancak âlicenaplığı olabilir.

Ve bedava kömür yardımı almak zorunda kalmış birini şöyle teselli eder;

Soğuktan donuyorsunuz. Evinizde kömür sobasından başka da bir şey yok. Kriz çıkmış, işten atılmışsınız ya da zaten tam istihdam ülkesi olmayan bir ülkede yaşıyorsunuz, zaten işiniz de hiç olmamış. Bu sizin suçunuz değil, dünyada ısınmak için bu kadar imkân varken bunlardan bir tanesini bile size çok görenlerin suçudur. Günün birinde devlet elindeki milyonlarca torba kömürden evinizin önüne üç torba bırakmışsa bunun için ona oy vermeyi bırakın, edilmiş bir teşekkür bile ancak sizin kibarlığınıza verilebilir.

Yani siz bırakın bu laik gurur meselelerini, kapitalist ahlak anlayışlarını.

Geçen gün kapınıza bırakılan buzdolabınızdan çorbanızı çıkarın, bedava kömürle yanan sobanızın üstünde ısıtın. Ve o çorbayı size verdiği için sadece Allah’a şükredin. Oyunuzu da sizi en az aşağılayana verin.

 

                                                                                YILDIRAY OĞUR

yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Şubat 26, 2009 - SANMA Kİ DERT SADECE SEN DE VAR







  
demek ki neymiş : 
derdimi dinledim,
derdimden  iğrendim... 
onun derdini gördüm,
derdime imrendim....






yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Cumartesi, Şubat 14, 2009 - 14 SUBAT HİKAYESİ


14 ŞUBAT HİKAYESİ

Aziz Valentine'ın öyküsü III. Yüzyıl'dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, "Zalim" adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.

EVLİLİĞİ YASAKLADI

Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı.

Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı.

Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar'ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar'la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus'da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator'un hatalı olduğunu anlatıyordu.

Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus'un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

GÜZEL JULİA VALENTİNUS'A GİDER

Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia'nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus'un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus'un yanına getirir.

Julia çok güzel ve zeki bir kızdır.

Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı'ya yönelmeyi öğretir.

Julia, dünyayı Valentinus'un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;

"Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?" Aziz gülümser;

"Evet, herbirini." Julia;

"Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyormusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.", Valentinus;

"Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım." Julia, yere diz çöker ve;

"Böylesine inanmak istiyorum, yardım et." Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;

"Valentinus, görüyorum, görüyorum."

14 ŞUBAT'TA ÖLDÜRÜLÜR

Valentinus duaya devam etmesini söyler.

Ertesi gün Valentinus'un ölüm emri gelir, Aziz Julia'ya son bir not yazar, Tanrı'ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını "Senin Valentine'ından" diye imzalar.

Mektup, ertesi gün Julia'ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270'dir.

Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından "Porta Valentini" adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma'da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.

GENÇLERİN İLK CİNSEL DENEYİMİ

İşin aslına bakılırsa, 15 Şubat tarihi Roma tanrıçalarından Februata Juno adına yapılan kutsama töreninin günüdür; birbirleriyle ilk kez cinsel ilişkiye girecek gençlerin adlarının yazıldığı parşömenler, o gün tanrıçaya sunulurdu.

Papalık daha sonra yasaklanan bu geleneğin yerine, azizlerin adlarının yazılı olduğu listeleri sergilemeye başladı.

Biz yine Roma'ya dönelim. 15 Şubat'ta kutlanan gençlerin aşk festivalinin özgün adı Lupercalia'dır, geleneksel olarak hediyeler verilirdi.

Kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayı döneminde, gençler de onları örnek alarak eşleşirlerdi.

Hıristiyanlığın güçlenmesinden sonra, Pagan inançları yasaklandı veya yerlerine Hıristiyan versiyonlar getirilmeye başlandı.

Aziz Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi, onun Lupercalia Festivali'nin arifesinde öldürülmüş olması iyi bir raslantıydı, böylece Roma'nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarıyla, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirilmiş oldu. Amaca ulaşılmıştı.

Günümüzdeki yorumuyla "St Valentine" yani Sevgililer Günü, Roma'daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentinus'un son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kutlanmaktadır.

Aslında kökende yine birleşme, bütünleşme ve çoğalma güdüsü yani bereketlilik vardır.

Aynı zamanda da, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleştiği yer, Julia'nın öyküsünde olduğu gibi birleştirilir.

Ama ilginçtir ki, aşkı yasaklayan bir despotun binlerce yıllık anısı, Kozmik Şakacı'nın oyunuyla artık aşk yüzünden akla gelmektedir.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Ocak 22, 2009 - YASAMAMIZDA SAG TIKLAMA SANSIMIZ OLSAYDI

Kategori: KOMIKLER
YASAMAMIZDA SAG TIKLAMA SANSIMIZ OLSAYDI










2 YorumYorum yaz!Bağlantı

Perşembe, Ocak 15, 2009 - MARİA'NIN BACAKLARI (FIKRA)

Kategori: KOMIKLER
          MARİANIN BACAKLARI

İspanya'da Maria adında bir kadının ilk evliliğinden 12 tane cocuğu olur.
Gel zaman git zaman derken eşi vefat eder. Belli bir süre geçtikten sonra Maria yeniden evlenir ve bu evliliğinden 15 tane daha cocuğu olur.
Aradan on yıl geçtikten sonra ikinci eşi de Allah'in rahmetine kavuşur.
Eşinin vefatının üstünden fazla bir zaman geçmeden Maria da ölür.
Cenazesinde rahip konuşmaya baslar:
- En sonunda Tanrı Ahiret'te onları bir araya getirdi.
Maria'nın cocuklarından biri:
- Peder hangi eşinden bahsediyorsunuz. Birincisi mi, yoksa ikincisi mi?
Peder:
- Hayır, ben bacaklarından söz ediyorum !!!

(http://fikraciiii.blogcu.com)'dan alıntı.
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

Cuma, Ocak 2, 2009 - ÜTOPİK KADIN AŞKI


Masallarda güzel prenses, yakışıklı bir prens gelip öptüğünde uyanırdı yüzyıl sürecek uykusundan... Gerçek hayatta ise o 'prens' in öpücüğüyle dalınıyordu gaflet uykusuna, hakikatlerden kopup kendi rüyasına dalarak yaşıyordu 'prenses'ler ve hiç kimsenin onları uyandırmasına izin vermiyorlardı, kendilerinin bile...
yok YorumYorum yaz!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

O BİR BAYBARA

Bağlantılarım

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
antoloji
Facebook
alibaybara
Radikal
BAYBARA
MARDİNSPOR
Taraf Gazetesi

Kategoriler

Arkadaşlarım

nevaay
merva
onderburak12
talia
ulasozan
minikprenses20
proleter
fatoscb
efsade
nicinboyle

Mehmet Ali Baybara'nın Facebook profili